Çarşamba, Ocak 20, 2010

Kacak Elektrik, Guneydogu, Devlet

Biraz once Eksi Sozluk'e goz atayim dedim, sol tarafta "Kurtlerin kacak elektrik kullanmasi"mi ne oyle bir baslik vardi. Birisi de haber7 web sayfasindan su resme link vermis (blogger resmin buyuk boyunu gostermiyor, bir onceki cumledeki linke tiklayin):
TEDAS'tan alinan rakamlarla olusturulmus bu haritaya bakinca bazi seyler ortaya seriliyor: Dogu ve Guneydogu'da kacak elektrik kullanma orani cok fazla. Ama iste herkes bunu farkli sekillerde yorumluyor. Sozluk basligindaki gibi "hee, oralarda daha cok Kurt nufus var, demek ki Kurtler kacak elektrik kullaniyor, ahlaksiz ve hain Kurtler" demeye getirenler var. Sanki o kacak elektrigi kullananlarin hepsi Kurt de bolgedeki Turk, Arap ve digerleri asla kacak elektrik kullanmiyor. Cikarim tamamen yanlis, arti irkci. Bir kisim ise bolgedeki fakirlige yormus, acikcasi fakir edebiyati (bir miktar Tayfun Talipogluculuk) yaparak "sen fakirlik nedir bilir misin, yiyecek yemegin olmasin da goreyim oynuyor musun o sayacla" gibi bir yorum getirmis. Bu da yanlis cikarim, zira elektrigi kacak kullananlarin gelir durumlarini bilemiyoruz. Guneydogunun zenginleri kayitli fakirleri kayitsiz elektrik kullaniyor cikariminda bulunamayiz. Belki illerin kisi basina dusen gelirleri ve kacak elektrik oranlarina bakarak bir cikarimda bulunabiliriz: daha fakir il -> daha fazla kacak elektrik? seklinde sorarak ama soyle bir bakinca bu onerme pek dogru degilmis gibi gorunuyor.

Bir kere haritadaki sayilar kacak elektrik kullanimini soyluyor ama kullanicilar hakkinda bilgi yok. Mesela bir ilde kacak elektrik kullanabilecek tuketiciler toplam elektrik kullaniminin sadece ufak bir kismiysa, elektrigin gerisi endustri vs.'de kullaniliyorsa (kacak kullanmasi daha zor) o zaman kacak orani otomatik olark ufak olacaktir, butun tuketiciler kacak kullansa bile. Bunlari bilemiyoruz.

Neyse, daha fazla uzatmadan ben size bu haritanin ve sayilarin bana ne soyledigini soyleyeyim: ENFORCEMENT PROBLEM! Ya da Turkce olarak: yaptirim sorunu, ya da amiyane tabirle: devlet/TEDAS becerebiliyorsa gitsin o kacak sayaclari soksun, kayitdisi kullanimi kayda alsin! Buradaki sorun ne etnik gruplarin ahlakiyla ne de fakirlikle alakali. Sorun, o eski hikaye: Guneydogu'da devletin adi yok! Elektriginin ucretini bile alamayan devletin o bolgede "egemen" olabilmek icin onyillardir savasmasi ironik. Burada boluculuk falan yaptigim yok, Guneydogu kopsun gitsin demiyorum. Aksine, devlet bir sorunu oldugunu anlasin, sorunun kokenlerini adam gibi tespit etsin, ve cozsun diyorum. Atiyorum Corum'daki vatandas "Lan su sayacla oynasam da bedava kullansam" diye aklindan gecince "Yok be, .... olur" diyor ya, Guneydogu'da kacak elektrik kullanan vatandasin da "... olur" diyebilmesi, o caydiriciliga inanmasi gerek. (O ... yerine elektrigim kesilir gelecek, kapima jandarma dayanip beynime sikacak bence cozum degil).

Bir de elektrik soz konusu olunca, sozlukteki o baslikta "keban'i eve baglamak" diye anilan mesele var, vladko'nun entrysindeki anekdotta bahsedilen "hak" meselesi. Gecenlerde GAP uzerine bir seyler yazip ciziyordum, ve genelde "Auwww, bak devlet milyordolarlari yatiriyor iste Guneydogu'ya, daha ne istiyolar bu Kurtler annamiyorum sekerim!" seklinde lanse edilen bu projenin Guneydogu'da, Kurt politikalari ekseninde tam da tersi bir etki yaptigini ogrendim (hic de surpriz olmadi). Kurt milliyetci bakisla, GAP bir somuru (exploitation) unsuru. Turk devleti Guneydogu'nun zenginligi olan "su"yu (Firat+Dicle) kullanip elektrik uretiyor, bolgede uretilen elektrik de bati'ya aktariliyor, "Turk" fabrikalarini calistiriyor, "Turk" evlerini isitiyor. Bu bakis acisiyla, elektrik konusunda bir hak iddia etme, bir "entitlement" sozkonusu olabilir, ve bu kacak elektrik kullanimini artirabilir. Ama yukarida da dedigim gibi, kacak elektrik kullananlarin nicin kacak kullandiklarini (ahlaksizlik? milliyetcilik? garez? fakirlik? neden yapmiyim ki (just because i can)?) bilemiyoruz. Kaldi ki GAP bolgesinde il il cok varyasyon var, oyle bir garez bir milliyetcilik (bizim suyumuz bizm elektrigimiz) meselesi olsaydi komsu iller Elazig ve Diyarbakir veya Adiyaman ve S. Urfa arasinda o kadar fark olmazdi.

Netice itibariyle mesele yine devletin yetisine geliyor, yaptirim gucune geliyor, "yiyosa gel soke soke faturayi yaz, ucretini al"a geliyor. Ve tarihsel olarak devletin bu bolgedeki yaptirim gucu dusunulecek olursa, geleneksel asiret sisteminin hala guclu oldugu yerlerde daha cok kacak elektrik kullaniliyor seklinde bir hipotez ortaya atabilirim. Gerisi size kalmis!

Salı, Ocak 19, 2010

Korku

Korku hic yabana atilmayacak bir his. Basina bir is gelecek korkusu, sevdiklerinin basina bir is gelecek korkusu, sahip oldugun seyleri kaybetme korkusu. "Sahip oldugun seyler" derken yatlar katlar gibi lukslerden degil, daha temel seylerden bahsediyorum: hayatin, vucudunun butunlugu ve sagligi, onurun. Maldan vazgecmek candan vazgecmekten daha kolay, can korkusu daha buyuk (atalarimiz da cana gelen mala gelsin diyerek fikir belirtmisler bu konuda).

Korktugunuz zaman ne yaparsiniz? En basiti sinmek, pusmak, korkulan seyden kacmak, kacinmak. Eger elinizde bir firsat varsa, korktugunuz o seyi onlemek icin bir seyler yapabilirsiniz (mesela "Rationality of Fear" isimli bir makalede, Milosevic'in "bizi yokedecekler" propagandasiyla Sirplarin iclerine korku saldigi, ve bu korku ile "onlar bizi yoketmeden biz onlari yokedelim" mantigiyla o vahsete ortak olduklari anlatiliyor.). Tabii bir de guclu olup da korkanlar var, gucu kaybetmekten korktuklari icin o gucu sonuna kadar seferber etmekten kacinmazlar. Tehditleri yokederler, sivrisinegi atom bombasiyla oldurmekten cekinmezler, yilanin basini kucukken ezmekte ustlerine yoktur.

Iste insan Turkiye'de buyuyunce icinde "default" bir korku oluyor, devlet korkusu. Soyle ifade edeyim: Amerika'da bir "suburb"da sokagin biraz asagisindaki posta kutusundan gelen postami almis eve dogru yuruyordum. Ne gelmis diye bakindigim elimdekilerden kafami kaldirinca agir agir benim oldugum yone dogru gelen bir polis arabasi gordum. O anda hemen, refleks gibi, "bana geldilerse, bir sey sorarlarsa ne diyecegim?" diye dusundum kafamin icinde, sonra "sacmalama, ne diye bana gelsinler, sokakta guvenlik icin dolaniyordur, baksana aheste aheste gidiyor" dedim. Tam kendimi rahatlatmistim ki bu polis arabasinin arkasinda tin tin giden iki tane daha polis arabasi oldugunu farkettim, guvenlik-kontrolu teorim suya dusunce yine bir "amanin neleroloyor?" tedirginligi yasadim. Hala onlara ve eve dogru yuruyordum bu arada, supheli hareketlerde bulunmamak adina. Onlar da saga sapip tin tin gitmeye devam ettiler. Ben de adimlari siklastirip hizlica kendimi eve attim. Arada arkama baktim bu polis arabalari nereye niye gidiyorlar diye ama anlayamadim. Normalde polisi sadece trafikte veya 911 durumlarina intikal ettiklerinde gordugum icin yadirgamam normal, ama duydugum tedirginlik, "basima bir is gelecek!" korkusu Turkiye'den yadigar.

Ha polisin teki gelip beni goturmeye falan kalksa ne olacak? Filmlerdeki "Hey dostum, ben kanunlara saygili vergisini veren bir vatandasim" dersin (ben vatandas kismini diyemem ama yasalim sonucta!). Ters bir hareket yapsinlar, haklar ve ozgurlukler ile istigal eden bir kurulusa basvurursun, onlarin yardimiyla dava acar agizlarina sicarsin (pardon!). Bunun boyle oldugunu bilmek dahi icimi rahatlatmiyor, o durtusel polis korkusu oylesine icime islemis.

Vaktiyle danismanim 2 gunlugune Istanbul'a gelmisti, havaalanindan aldik, yola koyulduk. Adam -siyaset bilimci gozlemi midir, yoksa siradan bir yabancinin dikkatini cekecek kadar garip miydi manzara, bir Turk olarak ben bilemiyorum- "Her yerde ne kadar cok polis var, ve bu polisler nicin savasa gidiyormus gibi silahlar tasiyor?" diye hayret etti. Havaalani civarinda normalden cok polis var gercekten, ama dusununce, havaalanlari 9/11 den beri devamli tehdit altinda olan Amerika'da havaalanlarinda ya trafigi duzenleyen guvenlik elemanlari goruyorsun (bekleme yapmayalim diyen, ceza yazanlar) ya da bu ust bas arayan TSA elemanlarini. Polis yok, silah yok (gorunurde). Bizim hocanin gordugu polislerde ise kursun gecirmez yelekler falan var, bir de tipini bilmedigim ama "makineli tufek" tanimina uyan silahlar omuza asili, eller tetikte. Etrafta boyle "savasa gider gibi" diye tanimlanacak polisler gormeyi ne kadar kaniksadigimizi, ne kadar ancak bir yabanci bunu yadirgayinca "valla ya?" diye sorguladigimizi dusundum.

Ve Istiklal. Istanbul'u bilenler Istiklal'i tabii ki bilir. Politik tarihimizin en isyankar mekanlarini barindiran bir cadde: Taksim meydani, Galatasaray (lisesi onu). O yuzden vicik vicik polis olur o civarda. Benim nufus cuzdanimda da guzide Guneydogu il ve ilcelerinin isimleri mevcut. Iste o yuzden, Istiklal'de yalniz basima yururken (sevdigim bir sey) hep tedirginlik duymusumdur. Kafamda felaket senaryolari yazmisligim coktur caddede asagi yukari yururken. Simdi bir polis beni durdursa, kimligimi sorsa, gorunce sorun yapip beni sorgulamaya kalksa, gicik olup karakola goturmeye kalksa, ve daha neler neler dusunuyorum. Ama nedir? Tipim "suphe uyandiracak" bir tip degil, ve biraz bu icsel tedirginliklerden, daha cok da abazan Turk erkeklerinin sozlu/elli tacizlerini savusturmak icin cok "korkunc" bir ifadeyle kendinden emin bir yuruyusum var. Simdiye kadar bir sorun olmadi, ama icimdeki o tedirginlik baki, o felaket senaryolarini "of kizim sacmalama" diye diye yine yaziyorum her seferinde.

Bu yaz Turkiye'ye birkac haftaligina gidebildim, ve butun bu sure boyunca hastaydim (kaderin boylesinneeee, itiraaaaazim varrr!). Cogunlukla evde takildim mecburen. Ama artik son gunumdu, ya bari Istiklal'e gidelim diyerek esimle caddeye intikal ettik. Bir takim alisverisler (nazar boncugu temali hediyeler), biraz karin doyurmaca, sonra diger iki arkadasimizla bulusup muhabbetler derken vakit ilerledi. Gun boyunca Istiklal'de asagi yukari yururken bir gariplik vardi. Her zaman polisi bol olan bu caddede aksam vakti yaklastikca garip bir hareketlilik oldu. Pencereleri zirhli midibuslerle akin akin polisler getirildi, bu midibusler Galatasaray lisesi'nin
onune dizim dizim parkedildi, icinden full aksesuar polisler balik pazarinin girisinin orada hep bangir bangir muzik calan takicinin onune dizildiler tabur gibi. O kadar polis kayniyordu ki ortam haliyle "N'oluyo be?" dedik. Hastalikti, ertesi gunku yolculuktu, ve tabii ki medyanin yer vermemesiydi derken hic farketmedigimiz bir gosteri olacakmis o gun Istiklal'de, Hrant Dink icin bir insan zinciri (sonradan baktim, mesela Milliyet'te E.Temelkuran'in yazisi disinda bahsi gecmiyor bile.)

O polisleri gormeliydiniz, belki degisik sebeplerden siz de boyle bir teyakkuza denk gelmissinizdir. Adamlar resmen savasa gelmis gibiydi. O an dusundum, "Yav" dedim "Bir devlet kendi halkindan bu kadar korkar mi?" Nedir, bir kisim insan biraraya gelip el ele tutusacak, bir iki konusma, bir iki slogan. Boyle bir teyakkuza gerek duyduklarina gore harbi korkuyorlar. Netekim, biz artik Taksim civarindan ayrilmak uzere Galatasaray civarindan son bir kez gecerken gosteri baslamisti, iste cektigim bir iki fotograf. Sonradan sayi artti mi bilmem, ama o sirada su kadarcik insan vardi. Fotograflar kalabaligin hemen hepsini kapsiyor, (o sirada) oyle caddenin her yonunden asagilara tasan bir kalabalik yoktu, bu kadardi. O sirada, ortamda gostericiden cok polis vardi!
Butun bu cirkin goruntunun belki en guzel tarafi alttan alttan hissettiginiz o mesaj: Devlet korkuyor!!! Evet, malesef korkusu onu daha vahsi, daha acimasiz yapiyor. Ama korkuyor! Insanlar bir araya gelecek de o sinerji kendisine bela olacak diye korkuyor. (Bu aklima hemen su haberi getirdi (Ozetle Cin hukumeti insanlarin feyz almasindan korktugu icin Avatar'in gosterimini kisitlamis, sansurlemis). Korktuklari icin korkutuyorlar.

Simdi soracaksiniz tabii: Eee, turist gibi fotograf cektikten sonra gidip zincir'e katildin mi? Hrant Dink'in olumunun (ve adaletin yerini bulmayisinin, bulamayisinin) 3. yilinda bu yazinin sadedine geldim iste. Hayir, katilmadim, Hrant Dink'i bir kez daha yuzustu biraktim. Burada gunah cikarmanin bir anlami yok belki ama ben yine de yazacagim. Katilmak istedim ama gitmem gerekiyordu ve tabii ki korktum. Oradan bir zipcikti bir ters hareket yapsa, o zaten bahaneye bakan polis ordusu bu insanlarin ustune cullansa, gostericilerin hemen hepsi ertesi gun cop morluklarinin ustune buz basiyor olurlardi. Kimse de gidip "biz guzel guzel gosterimizi yapiyorduk, bunlar saldirip bizi dovduler" diye hak arayamazdi. 24 saatten az bir sure sonra yola cikacaktim, "risk" alamadim. Kaybedeceklerimden korktum.

Simdi "cik cik cik" diyen, yargilayan, "yuh sana!" diyenler olabilir okuyunca. Ben de gurur duymuyorum zincire eklenmek yerine yuruyup gidisimden. Hrant Dink'in o meshur yazisinda bahsettigi "tedirginlik"i hatirliyor musunuz? Iste o yuzden. Iste o tedirginligi sirf Turkiye'de dogmus, buyumus oldugum icin gittigim her yere goturdugumden. Halbuki sonra cok dusundum, aslinda cok ufak olsa da en anlamli eylemdi o insan zinciri. 19 Ocak gunu facebook profil resmini/statusunu "gunun anlam ve onemine ugyun bir sekilde" degistirmek, sozluklerde bloglarda Hrant Dink icin agit yakmak gibi "BIREYSEL" eylemlerden daha anlamliydi. Cunku bireysel bireysel bir yere varilmiyor, bu devlet gordugu civinin kafasina inen bir cekic olmakta usta zira, biz kisiler olarak hiiiic korkutmuyoruz onu. "Govde" gosterisinden korkuyor adaleti cok gorenler, onu Taksim'de gordum o gun. Govde gosterisi isteyene yekpare govde olup oyle karsi koyacaksin. Diger turlu -hele de online- bireysel eylemler ancak "benim fikrim bu" ilanindan oteye gitmiyor.

Dusunuyorum simdi, adaletin yerini hala bulmamis olmasindan rahatsiz bunca insan varken, onlari "Taksim'de toplan, konusma yap, dagil"dan daha etkili bir sekilde bir vucut haline getirmek, 1 saat icinde dagilan degil surekli set gibi duran bir guce donusturmek nasil mumkun olur? Hala da bu isin sorumlularini aciga cikaramayan, cezasini veremeyenlere "gozumuz uzerinizde, sallanmayin artik" mesaji nasil verilir. Bizim icimizde yer etmis olan o korku, o tedirginlik, ne yapilir da o guc odaklarinin icine de sokulur? Hep beraber, surekliligi olan bir sey yapmak lazim da, teker teker biz nasil katilabiliriz? Bilmiyorum. Ama o gun bizim gibi orada Taksim'de olan kisilerin cogunun bile "he, ne oluyor ya?" seviyesinde haberdar oldugu kisa sureli eylemlerle cok yol alinmaz gibime geliyor. Adalet bakanligini, savciligi mektup/faks yagmuruna mi tutsak? (Bagimsiz adalet sureci isliyor demesin kimse, onca delil sumenalti olurken ne bicim bagimsizlikmis o?). Ben rahatsizim yani bu konuda, biliyorum ki benim gibi, benden beter rahatsiz cok kisi var. Sirtini odasina Ogunlu bayrakli poster asanlara dayayip her seyi suruncemede birakanlara "Biz variz, sabrimizin da bir siniri var!" mesaji nasil verilir?

Ha, ben burada yine de bir bireysel tepki koyayim, surece etkisi epsilon kadar olsa da benim icim rahatlar: Ogunune de, Yasinine de, onlarin eline silahi verenine de, onlari kahraman gibi fotograflayip poster-boy edenine de, delilleri ic edene de, adaletin 3 yildir yerini bulamayisinda rolu olan herkese de kafam girsin.

Hrant Dink'in o yuzustu kaldirima dusmus goruntusu hala gelir durur aklima. Malesef hala yuzustu yatiyor aynen oyle, yuzustu biraktik cunku onu istemesek de.

Perşembe, Ocak 07, 2010

Yar bana bir felsefe medet amaaannn

Magazin haberi yorumculuguna bir sure ara vererek politikaya geri donus yapalim. Aslinda bahsedecegim (daha dogrusu tepki verecegim) konu politika degil de egitimle ilgili ama okul mufredatina politik mudahalelerle ilgili.

Oncelikle Radikal gazetesinde bugun cikmis "Felsefe Mufredatinda Dini Agirlik" isimli haberi okuyalim. Okumadiginizi ya da bunu okuduktan sonra ilginc bulursaniz okuyacaginizi varsayarak sunu soyleyeyim: Milli Egitim Bakanligi (MEB) liselerdeki psikoloji, sosyoloji, felsefe mufredatlarini yenilemis ve bunu yaparken felsefe kisminda dini cesitli sekillerde one cikarmis. Bir sekilde felsefeyi "hikmet"e ulasma aracina cevirmisler. Bu arada bilim felsefesini de gerilere itmisler.

Simdi oncelikle sunu pesin pesin masaya koyalim. MALESEF bu elden gecirilen sosyoloji, psikoloji, felsefe dersleri zaten "tiriskadan" dersler. Durun vurmayin, bir aciklayayim!!! Lise yillarinizi hatirlayin? Bazi ozel okullarda, kolejlerde bu alanlara onem verildigini, hakkiyla islendigini tahmin edebiliyorum. Lakin benim gibi devlet okuluna gittiyseniz (duz/anadolu farketmez) fen bolumlerinde zaten bunlari gormezsiniz. TM veya Edebiyat sectiyseniz o zaman psikoloji sosyoloji felsefe mantik gorursunuz. Yapacagim yorumlar kendi deneyimime dayaniyor tabii ama deneyimimin cok tipik oldugunu dusunuyorum.

Ilkokuldan baslayarak mufredatimizda gereginden fazla tarih, inkilap tarihi dersi vardi. Tabii ki tarih olacak ama ilkokul-ortaokul-lise'de sumerlerden baslayip Ataturk'un olumu ile sona eren o "Milli Tarih" dongusunu tekrar tekrar islemenin ne alemi vardi? Orta Asya'dan geldik, 16 devlet kurduk hikayesini on kere tekrar edecegimize Uzakdogu tarihi ogrenseydik? Ya da bu "sosyal bilim dortlusu"ne ayrilsaydi o zaman. Hadi tarihi birak, Milli Guvenlik denen sacmasapan mecburi ders yerine psikoloji, din kulturu ve ahlak bilgisi denen gayet gereksiz mecburi ders yerine felsefe alsaydik? Yok. Ben TM secmistim, ve yanlis hatirlamiyorsam bu dersleri birer donem gormustuk o kadar. Halbuki mesela mantik dersini ne kadar sevmistim ve o zaman bu p v q'larin bir ise yarayacagini hic dusunmeden, pazar gazetesinde bilmece cozercesine ogrendigim bu mantik bilgisinden daha sonraki akademik hayatimda nasil faydalanmistim. Formal modeling denen seyi ogrenirken "keske mantik dersi biraz daha detayli, derin olsaymis" demistim.

Felsefe dersinde ne ogrendigimizi hatirlamiyorum dogrusu, ama her neyse sanirim ezbere dayali seylerdi. OYS'de cikacak 3-4 felsefe sorusunu yapabilmeye dayali seyler. Felsefenin asil yuzunu ancak universitede felsefe ve siyasi dusunce tarihi vs. dersler aldigimda ogrendim. Bu da yazik yani. Lise'de aldigim Turkce felsefe dersi bu haberde bahsedilen "hikmet" kavraminin ne oldugunu bilmeme yetmiyor mesela. Haberde "Hikmet kavramının, çok sayıda kaynakta, “Allah katından gelen vahyin öğretildiği bilgi, Tanrı’nın insanlar tarafından anlaşılamayan amacı ve eski dilde felsefe” anlamlarına geldiği belirtiliyor." denmis. Ben de bakindim, "wisdom" anlamina geliyor saniyorum, Arapca'da hukum, hakim gibi kelimelerle ayni kokten geliyor. Ama bayagi cok karsiligi var hikmet kelimesinin, felsefe de dahil, ve bu durumda mufredata amac olarak yazilmis "felsefe ve hikmet arasinda iliski kurmak" nasil olacak bilemedim.

Kelimeden kastin "wisdom" oldugunu varsayalim. Bu benim bildigimce (hataliysam ara) felsefede buyuk T ile "Truth"u (yani Gercek'i, Mutlak Dogru'yu) bilme, tamamen bilemesen de ona yakin olma gibi bir sey, ve gercekten de felsefenin ana sorunlarindan biri. Iyi de, bu Truth, wisdom vs. seyler dini olmak, Tanriyla ilgili olmak zorunda degil, semavi dinlerle alakali olmak zorunda hic degil, "Allah katindan vahiyle ogretilen bilgi" hic hic degil. Bunu boyle ogretmek, direk koskoca dunya tarihinde ogrete ogrete 16 Turk devletini ogretmekle, Avrupa tarihinden sirf Osmanli'yla alakali diye Ronesansi Reformu soyle bir ogretmekle ayni sey olurdu.

Diyor ki haberde bu hikmet olayinin kadim dusunce cevrelerinde (Hint, Cin, Pers, Yunan, Turk, vb.) yansilarini kisaca anlatacaklarmis. Hahahayt diyorum! Koskoca Yunan felsefesinden "kisaca" bahsedecekler oyle mi? Din felsefesi konusunda koskoca Hristiyan felsefesini bir "vb."ye indirgeyecekler yani. Simdi, felsefede daha cok "bati" felsefesinin baskin olmasi, dogu felsefelerine yeterince yer verilmemesi elestirilecek seyler, evet, ama felsefe ogretirken bati felsefesini elinin tersiyle itmek de nedir? Plato'nun Magara Alegorisinden bahsetmek yerine elemanin tekinin imajoloji ve saire diyerek "bati"yi dusunceden kavramlardan felsefeden cikarma cabasini mi okutacaklar hikmet'i anlasin diye. Din ve felsefe hep kol kola gitmis seyler, bunu inkar etmek mumkun degil ama felsefe farkli bir sey, felsefe derslerinin de din kulturu ve ahlak bilgisi dersinin uzantisi haline gelmesi feci bir durum.

Felsefe dersinde islenen konular neler tam olarak bilmiyorum ama din felsefesi, bilim felsefesi, sanat felsefesi gibi dallara, konu basliklarina ayrilmis diye anladim haberden. Bilim felsefesi gerilere itilmis, halbuki ne kadar cok ihtiyacimiz var bu temelin universiteye gitmeden genclere verilmesine. Etrafimda bir cok insan evrim teorisi'ni savunmak zorunda kaliyor genellikle dini sebeplerle teoriye ve kisisellestirip kendilerine saldiranlara karsi. Bilim felsefesi denen sey, hatta din felsefesi denen sey adam gibi ogretilse, eminim karsilastiklari zirva miktari yari yariya azalirdi, belki de daha fazla. Universite'ye temel bilimlerinden sosyal bilimlerine, ne tur olursa olsun "bilim" okumaya giderken bunun dusunsel bir temeli oldugunu bilseler gencler fena mi olur? Atiyorum kuantum fizigi okumaya giden bir genc sosyoloji okuyan arkadasiyla aslinda bir ortak paydasi oldugunu anlasa belki ufku aydinlanirdi?

Neyse canim, mufredat degismis, "dinimiz amin" olmus. Okuyunca "tuh tuh yazik" desem de, bir yandan da "amaaan ne farkedecek ki" diyorum. Felsefe derslerinin sallanmamasina, felsefenin halk arasinda iki fikir ortaya atana "Felsefe yapma lan!" demek icin kullanilan bir "sey" olmasina belki de ilk defa uzulmuyor, ve hatta seviniyorum. O tren zaten kacmis yani, ya o rayda kosmusuz pesinden ha bu rayda cok farketmiyor su anda. Yazik denecek bir sey varsa, o da "haydi treni yakalayalim, hatta bosver o treni hizli tren yapalim, ona binelim" denmemesi. Hizli tren yerine "hizlandirilmis" tren devreye sokup insanlara mezar eden bir ulkeyiz ya?! Sakin'den hepiniz icin gelsin, "Denek Hayatim". Ayh, icim karardi vallahi.